DÜNYAYA YÖN VERENLER
18/12/2009 -Kategori: dunyaya-yon-verenler
DÜNYAYA YÖN VERENLER
ALPEREN GÜRBÜZER
Makyavelli siyasetle ahlakın ayırt edilmesi gerektiğini, siyasi iktidarın korunması için her türlü hilekârlığın, ikiyüzlülüğün yapılabileceğini söyleyen bir rehber. O, siyaset ilmini pragmatizm zeminine oturtmaya çalışan ve bu yönde siyasi iktidarlara Hükümdar adlı eseriyle ışık vermeye çalışan insan olarak algılanacak. Galiba günümüz dünyasında dürüst siyaset, siyasi ahlak sadece lafta, sanki olaylar Makyavelizm’i haklı çıkarıyor da.
Paine; Amerika’nın vatanı İngiltere diyerek çıkış yapar ve bir kıtanın devamlı bir şekilde bir adadan idare edilmesine itiraz ederek Amerika’nın bağımsızlığına, hatta davasına gönül veren bir deha örneği. Paine aynı zamanda ABD ismini kullanan insan olarak da tarihe geçer.
Devletçi ekonomilerin istila ettiği bir dönemde, bir ülkenin zenginliğini sağlamanın en pratik kısa yolun her insanı serbes bırakmaktır deyip adından çokça söz ettirerek damgasını vuran Adam Smith’dir. Bu yüzden Adam Smith liberalizmin ve kapitalizmin kurucusu olarak siyasi tarihe geçer.
Thomas Malthus ise Adam Smith’in zenginliğin sebepleri üzerindeki incelemelerine benzer versiyon olarak yoksulluğu esas almıştır. Malthus’un nüfus için formülü “ 1, 2, 3, 4, 8, 16, 32, 64, ..” tür. Gıda maddelerinde artışı ise; “1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, ..” şeklinde formüle ederek yoksulluğun nedenini matematiksel verilerle izah etmeye çalışmıştır. Malthus’un yoksulluk üzerine kaynattığı kazan, hala lehte ve aleyhte tartışmalarla bugün de devam etmektedir. Yani, kimi nüfus güç diyor, kimi ise yoksulluktur diyor.
Henry David Thoreau; en iyi hükümet hiç hükmetmeyendir, bütün seçimler bir çeşit kumar oyunu ve eğer hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapman şey alet olmamandır diye öğüt veren biri. Dahası Thoreau; insanın vicdanı daima devletin en yüce klavuzu olmalıdır diyerek bireyin bayraktarlığını yapmıştır.
Thoreau’nun açtığı meşaleyi Mahatma Ghandhi Pasif direnmenin kutsal kitabı haline dönüştürmüştür. Ghandhi; “En despot idare bile çok defa despot tarafından zor kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığını anladığı zaman onun kuvveti gitmiş demektir” diye tez geliştirip Thoreau’nun sivil itaatsiziğini bir nevi sivil inisiyatife çevirmiştir.
Proleteryanın sesi de Karl Marks olmuştur. Karl Marks, Hegel’in diyalektiğini ters yüz ederek, diyalektizmi tarihi materyalist manifestosuna dönüştürmüştür. Zira savunduğu teorisini tarihi süreç içerisinde şu evrelerle izah etmeye çalışmıştır: Sırasıyla antik çağ olarak nitelediği devrede köle ve esirler, feodal çağda toprağa bağlı köle ve senyörler, Kapitalist çağda ise patron ve ücretliler, en son olarakda bütün bu aşamaların noktalanacağı sınıfsız toplumun yani komünal toplumun doğacağını söyleyen bir ideolog. Karl Marks; “İşçinin satacak tek malı vardır o da emeğidir. Kâr, faiz ve rant işçiden çalınan artık değerin ürünüdür” diyerek artık değer teorisini ortaya atmıştır. Marks dini bile zenginler tarafından yoksullara yutturulmuş afyon olarak niteler. Karl Marks’ın seveninin bol olmasının nedeni milyonlarca kişinin yoksulluk duygularını kabartmış olmasıdır. Hâsılı, Adam Smith felsefesini zenginler üzerine kurmuş, Karl Marks ise yoksullar üzerine bina etmiş. İkisi arasındaki en bariz fark bu olsa gerektir.
Adolf Hitler, lidere ya da Führer’e (klavuz) kayıtsız şartsız itaat etmek prensibini yerleştirerek ve tek düşman ilkesini ortaya koyması Nazizm’in ruhunu yansıtır. Hitler’in gözünde tek düşman Yahudilerdi. Hakeza Hitler demokrasi kavramı yerine liderlik ilkesini savunur. Ona göre; “Çoğunluğa uymak budalalık alameti aynı zamanda korkaklıktır. Yüz tane kafadan akıllı bir adam çıkaramadığımız gibi, yüz tane korkak kafadan kahramanca bir karar çıkartamazsınız” söyleyerek Führer sistemini oturtmaya çalışır. Aynı zamanda Nazizm ırk ayrımcılığın adıdır.
Aıfred T. Mahan; “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur” görüşündedir. İngiltere’nin ve Kuzey denizi ticaret yollarına hâkimiyeti ona üstünlük kazandırdığını, hatta Japonların da uzak doğunun en büyük deniz gücü olduğunu örnek vererek teorisini güçlendirmeye çalışan bir başka bilge yetenek.
Sır Halfrod J Mackınder de; Doğu Avrupa’ya hâkim olan merkez bölgeye egemen olur, merkez bölgeyi ele geçiren dünya adasına, dünya adasına egemen olan ise dünyaya hâkim olur düşüncesini savunur. Merkez bölge kısaca Avrupa ve Asya’nın denizden olan kısmıdır diyerek Mahan’ın görüşünü yani deniz gücü çağının kapandığını vurgulamıştır.
Herrick ise; Uçaklara hâkim olan üslere, üslere hâkim olan göklere, göklere egemen olan dünyaya hâkim olur düşüncesini ortaya atarak bir başka gündem oluşturmuştur.
Nicolas Copernicus; dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini anlatan ilk bilim adamı. Bruno’dan da öteye giderek uzayın sınırsız olduğunu belirtti. Belirtti belirtmesine de kendisini engizisyon mahkemesi yaktırdı. Çünkü ortaçağ kafası Batlamyus’un dünya sabit ve hareketsiz tezine inanmıştı. Çok sonradan da olsa tarih onu haklı çıkaracaktır.
Sır Isaac Newton; evrenin nasıl matematik kanunlarla idare edildiğini göstererek tabiatta benzer sebeplerin benzer sonuçlar doğurduğunu ve dünya dâhil bütün gezegenlerin güneşin etrafında dolaştıran kuvvetin çekim kuvveti olduğunu ispatladı. Yani, gezegenlerin elips şeklinde bir seyir takip ettiğini ve dolayısıyla tezini çekim kanunu ile açıklamaya çalıştı. Dahası, Newton üç keşif yaptı:
1) Differansiyel hesap,
2) Işığın birleşimine ait kanun,
3) Evrensel çekim kanunu.
Marvin; “ 17. yüzyıl matematiğin, 18. yüzyıl kimyanın, 19.yüzyıl biyolojinin çağıdır” diyerek adeta bilimsel bir tarih kronolijisi tespiti yapan apayrı bir bilge kişi.
Albert Eınsteın; yirminci yüzyılın fizik dehası. Önce foto-elekrik kanunu geliştirdi ve böylece kitle iletişim araçların doğmasına vesile oldu. Sonra enerji ile kitlenin aynı şeyler olduğunu E= m.c² formülüyle ortaya kanun koydu. Yani kütlenin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu ispatladı. Einstein aynı zamanda Newton gibi çekim olayının bir kuvvet olduğunu düşünüyor, hatta küreler arasındaki magnetik alanların olduğu kanaatine vararak çekim sahalarının varlığını gördü. Dahası bu sahaların ışık tayflarını bile kıracak güçte olduğunu ispatladı. Hakeza yine Eınstein, zaman kavramını izafi olduğunu şöyle açıkladı: “Bugün görülen yıldız aslında uzun zaman önce orada mevcut olan yıldızdır. Belkide o biz kendisini gördüğümüz zaman o artık yok olmuştur” söyleyerek zamanın gözlemcinin bulunduğu yere ve hızına göre değiştiğini, mutlak zamanın olmadığını ileri sürmüştür. Bir başka ifadeyle zaman mekânın bir değişik boyutudur demiştir. Özetle; Eınstein gerek foto-elektrik kanunu, gerek enerji kitle ilişkisi, gerek zamanın izafi değerliliği, gerekse mekânın ve bütün hareketlerin iğriliği ve ışığın evrende tek değişmeyen nicelik olduğunu izafiyet teorisiyle gündeme oturtan bir fizik üstadıdır.
Aristo; kanın karaciğerde teşekkül ettiğini, ordan kalbe gidip kalptende damarlarla vücuda yayıldığını söylemişti. Erasistratus da; “Ana damarların bir çeşit hava veya ruh taşımaktadır” der. Galan ise; “Arterlerin hava değil kan taşımaktadır, dolayısıyla kan merkezi karaciğerdir” diyerek konuya yeni boyut ilave etmiştir. W. Harway bu açıklamaların ötesinde bugünün bilgilerine yakın olarak kanın hareketi daima bir daire halinde olduğunu ve kalbin çırpınışlarıyla meydana geldiğini ve kanın kalbin sol tarafından arterler vasıtasıyla vücudun en uç bölgelerine gittiğini sonra toplardamarlar vasıtasıyla sağ tarafına geldiğini gösterdi. Harwey bununla da yetinmeyip kalbin bir saat içerisinde dört bin defa çarptığını ve vücuttaki topyekün kan mıktarından daha fazlasını pompaladığını gösterdi. Fakat mikroskobu olmadığı için kanın atar damarlardan toplardamarlara geçtiği kılcal damarları göremedi. Yine de böyle kanallar olacağını düşünüyordu. Fakat Marcello Malpighi bu düğümü William Harwey’in ölümünden birkaç yıl sonra kurbağalarla yaptığı deneylerle bu muammayı çözerek kılcal damarlar ağının varlığını ispatladı.
Sigmund Freud’u meşhur eden bilinçaltı faaliyetlerin keşfidir. Freud insandaki zihni faaliyetleri üç aşamada gerçekleştiğini vurgulayıp, bunların:
1) id (ilkel içgüdü),
2) ego (id’in isteklerini sansür eder),
3) süper ego (vicdan) diye tasnif eder. İd, ego ve süper ego birbirleriyle uyumlu olarak çalıştığı zaman insanı mutlu olacağını söyler. Yine O; zihinde tutulmuş bastırılmış istekleri düşünceleri şuura çıkarma tekniğine serbest çağrışım olarak adlandırır. Rüyaya bakışı da çok ilginç... Nitekim rüyaları iç çatışmanın eseri olarak görüp, uykunun bekçisi olarak niteler. Daha doğrusu rüyayı isteklerden doğan gerginliklerin boşaltılması olarak tarif eder.
Alfred Addler ise Freud’un cinsi içgüdülere çok fazla önem verilmesini eleştirerek insanın kendi üstünlüğünü ispat etme arzusu olarak dile getirir. Jung ise, insanları dışa dönük ve içe dönük varlık olarak açıklar. Hatta şahsiyetlerin gelişmesinde ırsiyetin önemini de vurgular.
Velhasıl, pekçok görüşler ve kuramlar geldiğimiz noktanın zeminini hazırlamıştır diyebiliriz.
Vesselam.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DÜNYAMIZ BAŞIBOŞ DEĞİL
16/12/2009 -Kategori: dunyamiz-basibos-degil
DÜNYAMIZ BAŞIBOŞ DEĞİL
ALPERENGÜRBÜZER
Allah (c.c); “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) beyan buyurmakta.
Bilindiği gibi dünyamız kendi ekseni etrafında 23,5 derecelik bir eğimle yirmi dört saat turlayarak bir günü oluşturur. Eğer dünyamızın eğikliği 25 derece olsaydı kutuplardaki buz kalıpları birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tüm denizleri buz kaplayacaktı. Ya da dünyamızın eğimi 22 derece olsa idi bu sefer de kutuplardaki buzlar, ekvetora yakın kısımlar hariç Avrupa kıtasını bütünüyle buzlar kaplayacaktı. Yine dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız fırtınalar ve kasırgalardan geçilmeyecekti. Peki, dünyamız 20 saatte dönmesini tamamlasa ne olurdu? Olacak olan malum; dünyamız kuraklıktan kırılıp, belki de hayat imkânı olmayacaktı. Yani insanoğlu bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktı.
Malum olduğu üzere farklı ısı merkezlerinden hava akımları oluşarak adına ister poyraz ister meltem rüzgarları deyin bir şekilde esintiler gerçekleşir. Anlaşılan evrende öyle mükemmel bir plan ve program söz konusu ki, yılın her günü ayrı ayrı cephe sistemleri ile gizli bir el tarafından atmosferimiz donatılmış ve her yönden rüzgârlar eserek adeta insanlığı selamlıyorlar. Rüzgâr bunlarla yetinmeyip üstelik bitkilerin döllenmesinde polenlerin taşınmasına da aracılık yapıyor. Böylece çevremiz oğul veren rengârenk çiçek cümbüşü sayesinde sevgi iklimi ile yeşeriyor.
Velhasıl; Evrende muazzam bir matematiksel hesap var ve üstelik bu hesap aksamadan belli bir proğram dâhilinde sekmeden işliyor da. Üstelik Kuran’da rüzgârla ilgili ilginç sırları vurgulayan kelam var. Şöyle ki Allah(c.c); “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) buyuruyor çünkü.
Vesselam.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÜREME BASİT BİR İŞ Mİ?
15/12/2009 -Kategori: ureme-basit
ÜREME BASİT BİR İŞ Mİ?
ALPEREN GÜRBÜZER
Bir çocuk yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla karekter kazanır. Ancak genetik dünyasında ki hızlı gelişmeler üreme olayının hiçte kolay olmadığını göstermiştir.
Bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendinde eksik kalan genetik şifreleri tamamlayacak ya da genetik kartları açacak olan etrafında kümelenen yaklaşık 250 milyon adet sperm hücresi arasında sadece bir tanesinde aradığını bulması gerekir ki üreme gerçekleşebilsin. Bu durum normal biyolojik kurallar çerçevesinde analiz edildiğinde pek mümkün gözükmüyor izlenimi verse de, ilahi ferman gereği olsa gerek, yumurta hücresinin ikiyüz ellimilyon sperm hücrelerinden sadece bir tanesine kendi eksik kartlarını tamamlattıran bir gizli varlığın ‘ol’ emrinin varlığını akla getiriyor. Nitekim bu noktada İlahi hitap bizlere:
“ .....Hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz .....” (Fussilet suresi ayet–47) ayeti kerimesi bu düşünceyi doğruluyorda zaten.
Ovaryum hücresi bir insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan bir amolegen genidir, yani ovaryum mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup, insanda mevcut bulunan 46 kromozom içerisinde mevcut olan karakterleri 23 kromozoma indirgeyerek kodlar.
Babadan gelen meni hücreleri ise karışık şifrelerden oluşan kartları ihtiva eder. Zira yukarda da belirttiğimiz gibi annedeki bir ovaryum (yumurta) hücresine karşılık babadan gelen yaklaşık 250.000 meni hücresiyle çepeçevre kuşatılmasıyla yeni bir canlılığın doğumuna zemin hazırlanır. Bu noktada akıllara durgunluk veren olay sadece; yumurta hücresinin nasıl akıl erdiripte bunca sperm hücreleri arasında kendi kartlarını çözecek tek bir sperm hücresinin seçmesini gerçekleştirdiği.. Bakın, Allahü Teala sanki Ey insanoğlu bu akıl almaz bilmeceyi dişinin yumurta hücresinin çözümlemesi ancak benim irademle olabileceğini bildirircesine şu ayetle ortaya koyuyor:
“ Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: Sana buna dair bizden hiçbir şahid olmadığını arzederiz derler” (Fussilet suresi ayet- 47)
Velhasıl, üremenin basit bir olay olmadığını bizatihi Rabbül âlemin ilan ediyor.
Vesselam.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DOMUZ ETİNİN ZARARLARINI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
14/12/2009 -Kategori: domuz-etinin
DOMUZ ETİNİN ZARARLARINI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
ALPEREN GÜRBÜZER
Domuz eti trişin kisti taşıdığından dolayı tirişin hastalığına yol açmaktadır. Aynı zamanda domuz etinde üritiker sutoksin adlı zehirli bir proteinde var. Dolayısıyla Sutoksin’in azlığında vücutta çeşitli eklem ağrılarına neden olur. Ayrıca sutoksin, ekzama ve astım gibi hastalıklar da üretir.
Diğer bir başka husus ise domuzlar vasıtasıyla geçen shape (şap) virüsü domuzun akciğerine yerleştiğinden dolayı bugün batı da bile akciğer yenmesi yasaklanmıştır.
Peki ya domuz yağı? Elbette ki yağı da zararlıdır. Nitekim domuz yağı kanda da zararlı etki yaparak dokularda kof şişmanlık dediğimiz şişliklere ve alerjik birtakım durumlar ortaya çıkarır.
Hayvanlar âleminde eşini kıskanmayan hayvan olarak da dikkati çeken domuzun öyküsü bunlarla bitmiyor; kolera, tifo, aniden ölüm ve ağır kas hastalıklara davetiye çıkarmasıyla da ünlüdür. Dahası domuzun boynu yok gibidir. Bu yüzden tüm vücuduyla dönerler. Hakeza kuyruğu kısa olup, çoğu kez edep mahallini örtmezler de.
Domuz aynı zamanda hiçbir yiyecek ayırımı yapmadan ne bulursa yiyen bir hayvan. Hatta gerektiğinde kendi pisliğini de yer. Belki bu noktada etraftaki pisliklerin mıntıka temizliği adına faydaysa, ancak bu faydadan söz edilebilir. Hele hele bir çöplüğe girmeye dursunlar, çöplüğün bir anda temizlendiğini görürsünüz.
Velhasıl; sicili bir hayli kabarık bu hayvanla ilgili Kur’anda Allah (c.c); “Allah size leş, kan, domuz eti ve Allahtan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, saldırmadan ve sınırı aşmadan yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Bakara suresi, ayet–173) buyuruyor. Yinede yarardan çok zararı olan bu hayvanın etini tıbbi gerekçelerle değil Allah yasakladığı için yememek en doğrusu.
Vesselam.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DNA’YA DİRLİK VEREN SU MU?
12/12/2009 -Kategori: dnaya-dirlik-veren
DNA’YA DİRLİK VEREN SU MU?
ALPEREN GÜRBÜZER
Suyun dış kısmına bakıp ta sakın ola ki cansız sanmayın. Çünkü su zerreden makro âleme hemen hemen tüm alanda hayat verici kaynağımızdır. Sadece cansızmış gibi görünen su mu? Elbette ki hayır. Nitekim bazı virüsler ya da bazı bakteriler, uygun olmayan şartlarda faaliyet gösteremezler, ancak uygun şartlar bulunca fonksiyonel hale gelebiliyorlar. Mesela toprakta ki bakteriler bunun en tipik misalidir. Yine bir virüs canlının dışındayken inaktif olup, ancak canlı üzerinde konuk olduğunda hızla üremeye başlayarak aktif rol üstlenebiliyor. Hatta konuk olduğu alanda kendi cinsine göre hastalık doğurabiliyor da.
İçtiğimiz suyun yapısında artı (+) yüklü hidrojenle eksi (-) yüklü hidroksil iyonu var. Yapılan laboratuar çalışmalarında hidrojen iyonunun DNA’nın yapısındaki riboz şekeri ile amino grup asidi nükleotidlerinin arasında elektriksel etki yaparak canlılığı fonksiyonel hale getiriyorlar. Özellikle hidrojen iyonları hem fosfor bileşiği olan ATP enzimini, hem de amino asidi ve riboz şekerini sentezlemekte hünerdirler. Zira cansız diye nitelendirebileceğimiz su ve suyun yapısındaki hidrojen iyonlarının DNA’ya adeta dirlik kazandırması ister istemez Kur’anda bahsi geçen ayeti gündeme getiriyor. Bakın Allah (c.c.); “ İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? Yinede inanmıyorlar mı?” buyurarak, tüm insanlığa her dirinin (hay) sudan çıkartıldığı anlamına gelen mesajı, ta on beş asrı aşkın zaman öncesinde haber veriyor. (Bkz. Enbiya suresi ayet–30)
Velhasıl, dirlik; su molekülünün hidrojen iyonu sayesinde DNA’ya bir anlam yüklemesi neticesinde yaratılışımız üzerinde oluşan bir dizi faaliyettir diyebiliriz...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı