TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA
8/10/2009
TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA
ALPEREN GÜRBÜZER
Bilindiği üzere 28 Şubat sürecinde Aczimendi oluşumu bahane edilerek, Türk basınında ortaya çıkan tarikat tartışmaları bütün hızıyla değişik yorumlara yol açmıştı. Hatta çok satan bazı gazetelerin olayı veriş şekli hem tezatlarla doluydu, hem de karalamaya yönelikti. Öyle ki, Aczimendiler bahane edilerek suçu tamamen müspet manada yollarına devam eden tarikatlar üzerine atmak ve onları zan altında bırakma girişimi gözlerden kaçmıyordu. Bazıları işin tadını daha da kaçırarak televizyon ekranlarında hayatta yayınlanmış hiç bir eseri olmayan sözde İslamcı yazarların ağzından tarikatların hepsine hakaretler yağdırılarak güya hedeflerine vardıklarını sanıyorlardı. Üstelik boy boy televizyonlara konu manken olan bu sözde aydınların ağzından dökülen sözlerle hadiseler çarpıtılıp, zincirleme olarak Aczimendi oluşumu bahanesiyle İslam’ın ana caddesinde yürüyen ehlisünnet yolunda yürüyen mütedeyyin Müslümanları sürekli rahatsız etmekten geri kalmadılar.
Aylarca gazetelerin birinci ve iç sayfalarını ve köşelerini bu konuya seferber eden medya ordusu her gün yeni bir malzeme bulmanın sevinciyle, dikkatleri tarikatlar üzerine çevirmişlerdi. Böylece İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını bombardımana tabi tutarak hem Müslüman kimliğine hakaret, hem de İslam’ın yükseliş trendini durduracak manevralara girivermişlerdi. 28 Şubat süreci bugün itibarı ile tesirini yitirse de sancıları hala hüküm sürmektedir.
Hatırlarsınız o yıllarda yazılan, çizilen ve iddia edilen konulara cevap vermekte riskliydi, vermemekte. Çünkü 28 Şubat süreci içerisinde ister istemez ölçüsüzlüğün her tarafta kol gezdiğini ve çok yanlış takdim edilen bazı hususların gerçekmiş gibi sunulmasını bir kere daha medya dünyasında yerini aldığını hep beraber görmüş olduk. Oysa aklıselimliğin gereği evvela bir meseleyi vuzuha kavuştururken şeriat, tarikat ve cemaat gibi kavramların tarifleri yapılmalıydı. Keza bu kavramların tarifleri yapılmış olsaydı gündeme oturtulan söz konusu topluluk ya da şahısların ne derece bu tarife uyumlu olup olmadığının tespiti çok daha kolay olacaktı. Ne yazık ki bu yapılmayıp medyamızca tam tersi karalama yol benimsendi.
Demek ki önce sahneyi işgal eden aktörlerin izledikleri metodun ilim mi yoksa filim mi olduğunu tespit adına, söz konusu grupların uygulamalarının İslam’ın dairesi içerisinde paralellik arz edip edilmediği test edilip, ondan sonra ancak o grup hakkında veya kişi hakkında kanaatini ortaya koymak hem etik hem de objektif habercilik olurdu. Mesele bu kadar basitken, ucuz bir o kadar da çirkin yollara tevessül etmek medyanın eskiden beri kurtulamadığı bir hastalığıdır maalesef. Sapla saman birbirine karışınca tarikat mensubu olmayanlar tarikatçı, şarlatanlarda şeyh olarak takdim edilecektir. Gelenekten mahrum, yani sonradan türemiş köksüz grupların tarikat-ı âliye diye takdim edilmeleri fitnenin had safhaya ulaştığının işaret taşlarıdır. Zira 14. asır önceki Asr-ı Saadete uyum arz etmeyen ve İslam’ın içtimai hayatından bihaber kitleleri kullanılarak bütün Müslümanları zan altında bırakma niyetlerinin toplumun derin sinesinde sezilmesi her halükarda perde arkasında birtakım planların yapıldığının ipuçlarını veriyordu zaten.
Aczimendi oluşumu sonradan doğmuş ve köklü geleneği olmayan Ergenekon varı bir örgütlenme olduğu halde, bu grubu tasavvuf kategorisine koymak abesle iştigaldir. Hele hele Said Nursi gibi bir zattan ilham alarak hareket ettiklerini söyleyen Aczmendi’lerin Risale-i Nur metoduyla uzaktan yakından örtüşmedikleri apaçık ortada iken oynanan bu oyunun ister istemez bir tezgâh olduğu sinyalleri kanaati hâsıl oluyordu. ‘Şeriat isterik’ deyip meydanlara çıkarak şov manzaralarını andıran sahneleri düzenleyen bu gruplara önce sessiz kalınıp, biraz kıvamına ulaştıktan sonra da bildik o malum senaryo düğmesine basılarak işte “Müslümanlık budur” dedirtecek oyunu, defalarca hem izledik, hem de ezberledikte. Bu film yeni değil, tarih iyi etüt edildiğinde de görülecektir ki İbn-i Sebeler, Hasan Sabbahlar, sahte peygamberler, sahte mehdiler her devirde doludizgin durumda. Neyse ki tüm bu sahtelerin hâkimiyetleri hakikat karşısında uzun süre dayanamadıkları görülmüş, eninde sonunda tarihin harabelerine gömülüp siliniverdiklerine bizatihi canlı tarihin kendisi şahit. Nitekim hakikat kalıcı olmuştur hep. Öyle ki, hakikate adamış, ehlisünnet çizgisinden kıl payı taviz vermeyen Tarikatı Aliyeler Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’ye dayanan meşayıhı önder bilmişlerdir. Ehl-i sünnet yolunda devam eden bu tarikat-ı Aliyeler hem tarihte fitne hareketlerine aldırış etmeden insanları irşat etmişler, hem de Allah Resulünün yaşantısını kıyamete kadar sürdürecek metodu izlemişlerdir. Bu yüzden onlar sonsuzluğa uzanmışlardır.
Şu bir gerçek ki; din gerçeği dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar daha da azgınlaşacaktır. Kapalı kapılar ardındaki derin senaristler, kendi teorilerinin iflasını gördükçe, sözde sanal düşmanların gücünden istifade etme senaryolarını yürürlüğe koyacaklardır. Günümüzde her ne kadar sıcak harp için gerekli istihbarat ve askeri güç gerekliliği vurgulansa da, zihinlere pranga vurmak daha akıllıca olsa gerektir ki bu metot tercih ediliyor. Vahşi batının istila ettiği ülkeleri birtakım içi boş kavram ve sloganlarla çok daha kolay fethetmektedir. Üstelik yerli kültürleri kurutmanın maliyeti daha ucuz. Batı şu sıralarda yine kendisine rakip güç olarak İslam’ı seçmiştir. İslam’ı kitlelerin gözünde soğutabilmek için denemediği yol ve uygulamadığı senaryo kalmadı. Buna rağmen güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğinden hareketle gelecek İslam’ın diyoruz.
İslam’ın kendine özgü yapısından mı, ya da sürekli gündemde kalmasından mı bilinmez ama bu soruların cevabını bulamasak da her iki halde de İslam’ın gücüne güç kattığı bir gerçek. Hatta korku salan İslami anlayış imajı medyatik tarzda vitrine çıkarılsa da kamuoyunun sağduyusu müjdeleyen İslami anlayıştan yana tavır almakta ve bu durum emperyalist emellerin hesabını altüst etmektedir. Çünkü toplumsal gelişmeler bize insanların insanı kâmillerin etrafında halka oluşturduğunu gösteriyor. Toplum içerisinde çıkan bir iki sahte mürşidin zuhuru ile ehli tarik erbabının irşat faaliyetine gölge düşüreceğini sanmıyoruz. Bütün düşünceleri İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Allah’ım isteğim sen, maksadım senin rızanı kazanmaktır) olan irşat ehlinin faaliyetini hiçbir güç önleyemez. Ne zaman ki ihlâs ve samimiyetten sapma olur, elbette ki o zaman düşüş kaçınılmazdır.
Ülkemizde sevgi ocaklarının insanları bent etmesine tahammül edemeyen zinde güçler, bazı taşları yerinden oynatmak için Aczimendi ve Ali Kalkancı gibi ne idiğü belirsiz grupları kullanarak Müslümanların geneline yayma hevesi içerisindedirler. İslam’ın ana caddesine paralellik arz etmeyen hareketleri kullanıp ve bunlarla şeriat adı altında İslam’a saldırma niyetleri artık sırıtmakta ve bu oyunu birçok defalar seyrettiğimizden dolayı eskisi kadar yutmuyoruz. Nitekim magazin dünyasının ünlü isimlerinden, travesti, aynı zamanda JİTEM’in yayın organı strateji dergisinde çalışan Sisi lakaplı Seyhan Soylu açıklamalarına baktığımızda; Ali Kalkancı Müslim Gündüz, Fadime Şahin gibilerini bizatihi kendisinin de bu işi tezgâhlayanların içerisinde bulunduğunu ve 28 Şubat post modern darbeye zemin hazırlamak adına derin devletçe kullanılan bir aktör olduğunu görürüz. Geçte olsa itiraf etmeleri de güzel..
Zaman içerisinde anlaşıldı ki Aczimendi ve Kalkancı hadiseleri birtakım zinde kuvvetlerin ortaya çıkardığı İslam’ı karalama adına çıkan irili ufaklı marjinal gruplar olup sahneye sürdükleri piyonları vasıtasıyla İslam’ı silme provasıymış meğer. Belki içlerinde samimi inanmış kişiler olabilir, ama ortada bir tezgâhın döndüğü besbelliydi. Bilindiği üzere İslam’a karşı çıkanlar direk olarak çıkmıyor. Perde arkası planlanmış oyunlarıyla çıkıyorlar. Yine de biz bütün bu adice ve sinsi yürütülen oyunlara rağmen İslam’ın engin hoşgörüsüne sığınarak onları tövbeye davet ediyoruz. Çünkü Allah en büyük merhamet sahibidir. Hakeza, Allah Resul’de Mekke’nin fethinde Müslümanlara acımasızca zulüm yapmış birkaç kişinin dışında bütün müşrikleri affetmiş ve şöyle seslenmiştir: “Bende Yusuf’un kardeşlerine ‘bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.’ Dediği gibi derim… Gidin, serbestsiniz”
Fatih Sultan Mehmet’te Peygamber dilinden övülmüş kumandan edasıyla Topkapı surlarından İstanbul’a girerken aynı hoşgörü tavrı gösterip gayri Müslimlere hürriyet bahşetti ve onlara; ‘Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmek yeğdir’ lafını söylettirebilmiştir. Seyda Hz.leri de kendisini karalamaya yeltenen basına karşı söylediği o müthiş söz aynı pınarlardan beslenmiş bir sesi ortaya koyuyordu:
—Biz bize iftira edenleri bile severiz. Yapımız bu temel üzerinedir.
Bu çarpıcı sözlere bilmem başka ne eklenebilir ki?
Tarikat tartışmalarından çıkaracağımız en büyük derslerden biride yozlaşmanın doruğa ulaştığı bir ortamda insanların psikolojik ihtiyaç olarak baktığı şova dayalı sahte tarikat ve sahte önderlerden medet ummalarıdır. Oysa tasavvuf psikolojik ihtiyaç olarak görülen ilim olmayıp hal ilmidir. Keramete merak salanlar ehlisünnet çizgisinde yürüyen hal ilmi tarikatları tercih etmeleri gerekirken, istidraç kaynaklı gösterişe dayalı sapık yollara sapıyorlar. Ölçüsü Allah ve Resulünün hakikatleri olan insanın tercihi, Risale-i Kuşeyri’de beyan buyrulan ‘istikamet’ olacaktır. Zira istikamet müminin kerametidir.
Velhasıl; Hakiki Arifler hep şöyle demişlerdir:
Kim ki bizde İslam’a ve sünneti seniyye’ye aykırı bizi uyarmazsa ruz-i mahşerde iki elimiz yakasında davacı oluruz…
Vesselam.
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
1 yorum yazılmıştır
2009-10-23 15:43:13 - nerden biliyon
Yazan:akıllı insan bu lafları etmez.aczmendileri bir yerlere dayayndıranlar yanlış yapıyorlar.iftira atıyorlar.sen aczmendi lideriyle görüştünmü,hiç bir aczmendiyle konuştunmu.bu sözleri neye dayayndırıyon.iftiracının kolaycılığın,basitliğin bir örneğisin sadece.önce tanı sonra konuş.medyanın tanıttığı gibi insan veya oluşumlar tanınmaz beyfendi.
Bağlantı - -